Birkaç gündür kız arkadaşım bilgisayarından blogger’a giremediğinden şikayet ediyordu. Nedir ne değildir diye araştırırken opendns’ten kaynaklandığını farkettim(aslında tam opendns ile alakalı değil ama kullanmayınca çözülüyor). Opendns kullanırsak blogger’a kullanmazsak youtube’a giremediğimiz için kullanmayı tercih ettik.

Tabi şu anda bu yazıyı yazmamın sebebi neden opendns benim blogger’a girmeme engel oldu değil. Sadece problemin çözümü için araştırırken opendns’in forumundaki ülkemiz hakkındaki bakış açısını yazmak istedim.

Olay şöyle gerçekleşmekte:
İskoçya’dan Türkiye’ye gelmiş ve Youtube ve benzeri yasaklı siteler için bizim gibi OpenDNS kullanan birisi da blogger’a giremediğini farketmiş ve neden diye sormuş. Cevabı veren kişi ise bir iki diyalogdan sonra aynen şunları yazmış:

Ah, you are from Turkey?
“Any thoughts?”
Yes, you answered it yourself: “…a lot of blocked sites here in Turkey…” :cry:
https://ssl.scroogle.org/cgi-bin/nbbwssl.cgi?Gw=blogger+blocked+in+Turkey :shocked:
This is why Turkey is not and will not be a EU member – you know?
This is not an attitude we would ever tolerate here in the EU.

Kısaca Türkiye’de birçok sitenin yasaklanmış durumda olduğunu ve sadece bu yüzden bile Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giremedigini ve giremeyeceğini, Avrupa Birliği’nde böyle olaylara hiçbir şekilde izin verilmeyeceğini söylemiş.

Amacım neden Avrupa Birliği’ne giremiyoruz ya da Avrupa Birliği şöyle güzel demek değil. Sadece salakça kısıtlamalar yüzünden insanların bize bakış açısının geldiği durum gerçekten çok kötü. Hatta aynı yazışmanın devamında yukarıdakileri yazan kişi konuyu başlatan İskoç’a “sen Türk vatandaşı değilsin dolayısıyla bu kısıtlamaların seni etkilememesi gerekiyor” diyor. Mantık olarak doğru olsa da uygulamada ne yazık ki öyle olmuyor.

Sürekli kısıtlanıyoruz. Bir yerlerde bir şeyler kapanıyor. Web sitesi şikayet hattı(evet, var böyle bir şey) olan ender ülkelerden biriyiz.

Yakında kendimizi kaparız, işte o zaman dert edecek bir şey kalmaz.

Not: Konunun geçtigi foruma buradan ulaşabilirsiniz.

Soru: Bilgisayarımda Arch Linux kullanıyorum. Kendime bir adet harici hard disk aldım. Hard disk ilk geldiginde dosya sistemi fat32 olarak formatlanmıştı, ben de değiştirmedim. Sonrasında bu hard diske de arkadaştan bir ton müzik, film indirdim. Ancak ardından hard diski kendi bilgisayarıma bağladığımda bütün dosya isimleri hatalı gözüküyordu. En basitinden “Müzik” klasörüm bile “M?zik (hatalı kodlama/invalid encoding)” şeklinde gözüküyordu. Sistem yerelini en_US ve tr_TR olarak denedim ama hiçbir şey değişmedi. Nasıl düzeltirim?

Cevap:  Buradaki sorun hal’in fat sistemleri bağlarken UTF-8 kodlama kullanmamasından kaynaklanmakta. Aslında Arch Linux Türkiye Topluluğu‘nun mail listesinde de tartışıldığı gibi hard disk bölümlerini /etc/fstab dosyasını düzenleyerek statik olarak bağlayıp, bağlarken UTF-8 kodlaması vermek mümkün. Ancak bu durumda kendimce madem hal diye bir şey var ve madem otomatik bağlama(auto-mount) yapabiliyor ne diye hard diski elle bağlayayım sorusu meydana geliyor. Bu problem ise şurada anlatıldığı gibi(tek farkı gconftool yerine gconftool-2 kullanmak) konsoldan:

gconftool-2 -s /system/storage/default_options/vfat/mount_options –list-type=string -t list [shortname=lower,uid=,flush,utf8]

komutu verilerek çözülebiliyor.

Artık Fat dosya sisteminizde Türkçe karakterleri rahatlıkla gösterebilirsiniz.

Not: gconftool-2 gnome ile gelen bir uygulama, dolayısıyla bu çözüm yolu başka pencere yöneticilerinde(Kde gibi) çalışmayacaktır. Kolay gelsin.

Dün ofiste çalışırken telefonuma bir kısa mesaj geldi. Mesaj +2347062850405 gibi garip bir numaradan geliyordu. Sonradan öğrendiğime göre bu bir Nijerya numarasıymış. Tabi işin ilginçliği bu mesajın bana Nijerya’dan atılan ilk mesaj olması değil mesajın içinde yazanlardı. Buyrun içeriğe:

CONGRATS! Your mobile # has won £100,000.00GBP in the on going NOKIA AWARD, email your name and # to our U.K office: uk.mobile@live.co.uk, +447024069956

İnsanların internet trafiğini spam’e boğmaları yetmemiş, artık cep telefonlarında da başlamışlar bu işe. Tek tesellim insanları taciz etme konusunda artık Turkcell, Avea, Vodafone üçlüsünün yalnız olmaması :P

Nereye gidecek bu işin sonu bilmiyorum ama hadi hayırlısı!

Bugün benim için ofisteki heyecanlı günlerden biriydi. Sebebi ise Zeitin’in Parkyeri günlerinden kalma(bizi kandırmadılarsa) bir geleneği olan “stajyerlerin bildikleri bir konuda sunum yapması” aktivitesinde sıranın bana gelmesiydi.

Aslında her şey bir kaç hafta önce bir muhabbet esnasında birimizin ortaya yanlışlıkla sunum lafı atması ile başladı. Sanırım Giray abinin bile unuttuğu bu sunum meselesi birden gündeme geldi. Tabi o günden beri sunum derslerindeki sunumlardan bile bir şekilde(buna dersi bırakmak da dahil) kaçan beni aldı bir sıkıntı. Okulda bilgisayar kulubümüzde gerek ders gerek toplantı amaçlı n(n>1 && n<10) kişiyle toplu olarak konuşmama ve arkadaş ortamında bıdı bıdı konuşan bir insan olmama rağmen nedense topluluk önünde konuşurken rahat hissetmemekteyim kendimi.  Ama madem ki staja bir şeyler öğrenmeye geldim ve önümde de böyle bir iş var bir şekilde halletmek gerek diyip oturdum konu aramaya. Öncelikle geçen sene sunum yapmış olanların ne sunduklarını öğrendim ama bu bana yardımcı olmaktan daha çok moralimi bozdu. Remzi datamining hakkında, Ertuğ ise Robotik hakkında sunum yaptıklarını söyledi ki her ikisi de hem bilimsel hem de ilgi çekici konular. Benim yapabileceğim en teknik konunun concurrent programming olduğunu ve onu da sunum yapabilecek düzeyde bilmediğimi(sunum yapacak kadar iyi sadece C biliyorum sanırım, onu da anlatmak ayıp olurdu :P ) düşününce biraz daha genel bir konuda ne sunumu yapabilirim diye düşünmeye başladım. Bu seneki sunumların “işletmeci” arkadaşlarımızdan dolayı diğer senelerden teknik açıdan farklı olacağını da hesaba katarak bir umut sunum işini rahatça hallederim diye “Özgür Yazılım Nedir?” onu anlatsam olur mu moduna girdim. Fakat belki de Türkiye’de “Özgür Yazılım”a en çok destek veren şirketlerinden birinde(ben de bunun için istememiş miydim burada stajyer olmayı :) ) böyle bir konu seçmek bir nevi kendini bile bile kazana atmakla eşdeğerdi. Kaldı ki her ne kadar aramızdan ayrılmış olsa da Utku abinin adını google’a arattığımızda en üstte Enver Altın’la birlikte verdikleri “Özgür Yazılım” seminer sunumu çıkmakta. Tabi sunumun da her yerinde buram buram “Parkyeri” yazmakta.

Ve tabi bu kaygıları yaşarken bir yandan da Enver Altın’ın kendisinden sunumu dinlemiş olmanın benim için avantaj olduğunu düşünüyordum. Ayrıca okulda her türlü ortamda ben penguenim diye öne atlayıp özgür yazılımın neden iyi olduğunu, neden onları kullanmamız gerektiğini savunan ben değil miydim :) Neyse sıra geldi bir şekilde sunumu hazırlamaya. Aslında başlangıçta biraz doğaçlama takılırım ve insanların meraklarına göre bir şeyler anlatırım diye düşünüyordum ama daha önce benzer denemelerim(ders anlatma çalışmaları) hüsranla sonuçlandığı için bu fikrimden vazgeçip en azından bir taslak hazırlayayım dedim. Böylece kendime göre öncelikle yazılım nedirden başlayıp sonra yazılımın özgürlüğünü anlatan devamında Stallman’dan girip Linus’den çıkan bir sunumum oldu. Oldu olmasına da sunum zamanı gelip de herkes(evet garip bir şekilde bugün herkes ofisteydi ve herkes sunuma katıldı) etrafıma toplanınca ne taslak kaldı bende ne sunum haritası :) Olması gereken çok daha parçalı ve dağınık bir şekilde anlattım sunumumu ama Alper, Remzi, Bekir, Giray abi ve diğerleri gerekli yerlerde sorularıyla, müdahaleleriyle, yanıtlarıyla bir şekilde anlatılması gereken bilginin anlatılmasını sağladılar. Yaklaşık bir saat boyunca enine boyuna özgür yazılımı, açık kaynak kodu, lisansları, iş modellerini, nedenlerini, sonuçlarını, felsefesini konuştuk, tartıştık. Böylece her ne kadar benim sunumum istediğim şekilde güzel olmasa da herkesin öğrenmesini istediğim şeylerin öğrenilmesini sağlama açısından çok yararlı bir sunum oldu.

Başlangıçta da dediğim gibi bugün benim için heyecanlıydı, farklıydı, güzeldi. Kapatmak istediğim eksik yönlerimden birini kapatmak için büyük bir atılım yaptım. Bununla bırakmayıp devam etmeyi düşünüyorum(muhtemelen bu gazla okulumda benzer bir konuda sunum yaparım :D ) . Sahne heyecanını lisedeki 2  yıllık tiyatro deneyimimde hissetmiş olmama rağmen sunum yapmak çok daha farklı bir heyecan yarattı. Aralarındaki en büyük farksa ikisinde de insanların sizi dinlediğini/izlediğini bilmenize rağmen tiyatroda siz insanları görmüyorsunuz ama sunum yaparken hem insanların sizi izlediğini görüyorsunuz hem de sizin de onlara bakmanız gerekiyor. Tabi tiyatroda karşınızdaki insanların konuşamayıp(kimse bir oyunu bölüp size iki çift laf etmez) sunumda ise karşınızdakilerin size her an bir şey sorabilecek özgürlükte olması da  olayı bambaşka boyutlara çekmekte. Neyse benim için ilk olan bu sunum artık sundum kategorisine geçti. Umarım bundan sonra sundum kategorisine başka şeyler de ekleyebilirim.

mutlu kalın :D

xaph john ozgunspastik anry…

ooolm didişmeyin beee…

şştt derya abim geliyor…

yiğenim … olmazsa ne edecen ki?

arabam zaten cabrio…

bilo ve unutulmaz geyikleri(arabanın üzerinde palengaz palengaz diye bağırıyorlardı=)) …

bana attığın uçan tekme ve sonrası…

halı saha maçında sıkılıp orta sahadan kendi kalene şut çekmen…

gidemediğimiz (aslında gidip de giremediğimiz) o beşiktaş maçı…

pis burun ronaldo…

ilhan mansız – tümer metin – ibrahim toraman – david beckham – sen…

ve:
….: zaf
….: zaf
….: nbr?
….: zaf
….: zaf
….: zaf
….: zaf
….: zaf
….: orda mısın?
….: zaf
….: zaf
….: lanet olası herif
….: zaf
….: zaf
….: zaf …

gece saat 4ü geçiyor, annem uyandırdı. Suratı bembeyaz olmuş bir şekilde “oğlum kalk bittik biz” dedi. Uyku sersemliğimle bir yandan annemi oturtmaya çalışırken bir yandan ne olduğunu soruyordum. “Özcan trafik kazası geçirmiş” dedi annem. Düşünmeye başladım. O an annemin o halde olması o kadar garip geldi ki. Kendi kendime “Altı üstü bir trafik kazası bunda ne var ki? En fazla Özcan’ım hastanededir, çok kötü durumdadır. Biraz yatar çıkar.” diyorum. Ama sonrasında o acı telefon görüşmesini ben de yaptım. “Özcan’ı kaybettik.”

Bir yandan gözümden yaşlar aktı bir yandan kabullenemedim. Kabullenmek istemedim. Benim kardeşim bu kadar kolay yaşamayı bırakmaz diye düşünüyorum. Bir yanlış vardır, olmamıştır, olmamalıdır demeye çalışsam da gözümün önünden seninle geçirdiğimiz güzel günler, geceler, yaptığımız muhabbetler, yaramazlıklar kısaca sana dair olan iyi kötü her şey çoktan geçmeye başlamıştı. Sonrasında ne olduğunu anlayamadan kendimi önce tabutunun sonra da mezarının başında ağlarken buldum.

Bir insan hep sınırlarda mı dolaşır diyorum kendi kendime. İstediklerini yapmak için bu kadar mı savaşabilir. Biz daha neyi istediğimizi bilemezken sen bütün dünyayı gezdin dolaştın, kendi paranı kazandın. Bizden uzaktaydın ama mutluydun, mutluluğun için savaştın. Bizim yalan dünyamıza isyan ettin kendi gerçeklerini buldun. Ve sonunda da bir şekilde sınırları aştın. Hem de o kadar çabuk aştın ki kendin yazıp duvarlarına astığın “things to do” listenin çoğunu yapılmamış bıraktın; “final target”ına yaklaşamadın bile. Yine de kendi yazdığın gibi hep umut ettin, düşledin ve genel olarak başardın.
final target
“En”leri yaşadığım birisiydin sen. Benim hakkımda en güzel tespitleri sen yaptın genelde. Birlikte en çok güldüğüm insanlardan birisin. Tabi öyle normal gülmekten, gülümsemekten bahsetmiyorum. Katılarak karnın ağrıyıncaya kadar gülmekten bahsediyorum. Hala birlikte geçirdiğimiz son güzel geceyi unutamam :) Ve hayatımın en kötü gecesini de sen yaşattın bana.

Her ne kadar ömrüm boyunca kabullenmek zor gelecek olsa da gülmeyi, yaşamayı, çılgınlığı çok seven kardeşim artık yok. Başlangıçta yazdığım onlarca şey onları anlamlı yapan kişi olmadan o kadar anlamlı gelmiyor. Söylenecek sözlerin de yazılacak yazıların da anlamı olmadığını biliyorum aslında. Ama senin gibi birisini yaşayıp da anlatmamak olmazdı be Özcan’ım.

Hep mutlu kal kardeşim…

Sonraki Sayfa »